0312 ... .. ..

ulak@gokboru.org

Yaşamı

YUSUF AKÇURA

Yusuf AKÇURA

       Türk dünyasında ilmi ve siyasi Türkçülük fikrinin araştırma ve geliştirilmesinde büyük rol oynamış olan Tarih Profesörü, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Atatürk’ün yakın mesai arkadaşlarından YUSUF AKÇURA (Akçuraoğlu Yusuf, Rusçada: Akçurin). Kazan Türklerinden olup, 2 Aralık 1876’da, başka bir rivayetlere göre 1872 veya 1879 ‘da İdil (Volga) nehri üzerindeki Simbir şehrinde dünyaya gelmiştir. Kazan’a göç etmiş   Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi. 2 yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.

YUSUF AKÇURA İSTANBUL’DA

       Yusuf Akçura’nın babası Hasan,1878kışında, yani oğlu 2 yaşındayken beklenmedik bir şekilde dünyadan ayrılmıştır. Şöyle ki, kızakla Kazan’dan Simbir’e dönüşü esnasında evdekiler onun ölüsü ile karşılaşmışlardır. Oda gibi örtülü kızağın içine bakmayan seyisle uşak, yolda Hasan Bey’in ölümünden haberdar olamamışlardır.

       Babasının ani ölümü, iş hayatındaki karışıklık ve bozuk durum küçük çocuk ile annesini çok sıkıntıya düşürmüş, Simbir’den uzaklaşmalarına ve birkaç yıl sonra da büsbütün İstanbul’a gidip yerleşmelerine sebep olmuştur. 1882 yılında Yusuf altı yaşındayken annesinin Simbir’den Kazan’a seyahati sırasında kızak devrilerek kadının ağır bir ruhi sarsıntısı geçirmesine yol açmıştır. Vücutta bir yaralanma olmamışsa da, sinirlerinin bozulması uzunca bir tedaviyi gerekli kılmıştır. Doktorların sıcak memleketlerde oturmaları hakkındaki tavsiyeleri de, anne ile çocuğun Türkiye’ye göçmelerinde mühim rol oynamıştır.

       1883 yılının yaz aylarında İstanbul’a Yusuf Akçura ile annesi önce Nuruosmaniye civarında bir daire kiralayarak yerleşmişlerdir. İlk okuyup yazmayı Lahovka’da, Tatar mahallesi imamı ve ilk mektep muallimi Abdülmend efendiden aldığı hususi derslerle öğrenmiş olan Yusuf Akçura, İstanbul’a gelince Mahmutpaşa camii yanındaki ilkokula yazdırılmıştır. Fakat hastalıklı annesi sık sık Bursa’nın çekirge kaplıcalarına gitmek zorunda kaldığından, İstanbul’a her dönüşlerinde evleri ve dolayısıyla Yusuf’un devam ettiği okulda değişmiştir. Kirada oturarak sık sık ev değiştirmekten bıkan Yusuf’un annesi, nihayet Aksaray Yusufpaşa Mahallesinde büyükçe bir ev satın almış ve orada yerleşince Yusuf da Yusufpaşa ilk mektebine naklen kaydolunmuştur. Dördüncü sınıfa alınan küçük Yusuf, askeri Rüştiye’ye alınana kadar tahsiline bu okulda devam etmiştir.

YUSUF AKÇURA’nın ÜVEY BABASI

       Bir yardımcıya ve hayat arkadaşına ihtiyaç duyan Yusuf’un annesi evlenmeye karar verir ve bu durumu Yusuf’a da bildirir. Babalık olacak kimseden haşlanıp hoşlanmadığını sorar. Bu zat Dağıstanlı Osman namında biri olup, annesi onu Şeyh Şamil’in kayın validesinin de araya girmesiyle birçok talip arasından tercih etmiş bulunuyordu. Yusuf nezaketen annesine olumlu cevap vermiş ise de, aralarına bir yabancının girmesi onu üzmüştü. Fakat sonraları Yusuf üvey babası hakkındaki olumsuz düşünceleri de değişmiştir. Kendisine esas dini ve milli terbiyeyi verenin Dağıstanlı Osman Bey olduğunu her vesile ile dile getirmiştir. Osman Bey, Yusuf’a karşı üvey değil, öz evladı gibi hareket etmiş, her vesile ile onu desteklemiş ve harbiye mektebine girmesi için de o teşvik etmiştir.

YUSUF AKÇURA HARBİYE TALEBESİ

       Yusuf Akçura annesi ile 1889 yılının baharında baba yurdu Kazan ülkesine seyahat etmişlerdir. Bu seyahat bir yıldan fazla sürmüş, kışı Kazan’da geçirerek ancak 1980 yılının yaz aylarında İstanbul’a dönmüşlerdir. Yusuf İstanbul’a dönünce 1890 sonbaharında Askeri Rüştiyenin üçüncü sınıfına girerek tahsiline devam etmiş ve dördüncü sınıfı tamamlayınca 1892 sonbaharında Harbiyeye kabul edilmiştir. 1893-1894 yıllarına rastlayan Hrbiyeynin ikinci sınıfında tutuklanarak cezaya çarptırılmıştır. Ceza bittikten sonra Harbiye Mektebinin ikinci nazırı Rıza Paşa Yusuf’u yanına çağırarak, sınıfın en çalışkan talebelerinden olduğu için tahsiline devam etmesine müsaade edildiğini söylemiştir. Birinci tutuklamayı zararsız geçiren Yusuf derslerine son derece dikkat ve gayret ile tahsiline devam etmiştir. 1896’da Harbiye Mektebini bitirerek erkanı harb sınıflarına ayrılmıştır. Fakat bu hadisede birkaç ay sonra tekrar tutuklanmış ve Yıldız sarayında sorgusu yapılarak Taşkışla Divanı Harbi’ne sevkedilmiştir.

       Onun tutuklanmasına sebep, o zamanki hükümetin, fikirlerini açıkça söyleyen Yusuf Akçura’nın Avrupa’da “Genç Türkler” cemiyeti ile ilgili sayması ve onların bir propaganda aleti olduğundan şüphelenmesi idi. Halbuki o hiçbir cemiyete bağlı değildi fakat Türk milletinin  tarihteki haşmeti ve yer yüzünde bugünkü yayılışı üzerine gittikçe genişleyen bir bilgi sahibi olmuş, milli varlık ve büyüklüğün tekrar kazanılması için hürriyet ve terakkiye ihtiyaç duyulduğunu öğrenmiş ve anlamış bulunuyordu.

       Yusuf Akçura 1895’te İstanbul’da vukubulan büyük zelzelede çok sevdiği annesini kaybetti.

       Yusuf Akçura daha mektep sıralarında iken yazı yazmaya da başlamıştı. İlk basılan makalesi, Türklüğün iki kolunu birbirine tanıtmak yolunda yazdığı Şehabeddin Mercani’nin hal tercümesidir. Erkanı Harbiye Mülazimi Sanisi (üsteğmen) rütbesi ile tutuklandığı zaman, Yusuf’un sınıf arkadaşlarından Ahmet Ferid (tek) Bey de onunla beraber bulunuyordu. Tutuklanarak Taşkışla Divanı Harbine sevkedilenlerin sayısı onlarla beraber 84 ü bulmakta idi. Bunlar, II. Abdülhamid’in bir iradesiyle topluca Fizan’a sürülmek üzere 28 Ağustos 1897’de Trablusgarb’a gönderildiler. Ancak Trablusgarb vilayeti hazinesinde 84 kişinin Fizan’a sevki için yeterli para bulunamadığından hepsi şehrin eski kalesinde hapsolundular. Fakat bu mahpusluk uzun sürmedi, Avrupa’daki “Genç Türkler” ile Osmanlı sultanı arasında yapılan anlaşmanın bir maddesine dayanılarak kurtulabildiler. Yusuf Akçura da böylece şehir içinde serbest hareket edebilmiş, askeri rütbesi iade olunmuş, bir müddet Erkanı Harbiye kaleminde çalışmış ve livalarda öğretmenlik yapmıştır. Aynı yıl, kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferid (tek) ile Fransa’ya kaçtı.

PARİS YILLARI

       Yusuf Akçura ve arkadaşı Ahmet Ferid vakit geçirmeden  Siyasal Bilgiler Okulu’na kaydolunarak dönemin ünlü hocaların dersine devam etmişlerdir. Akçura siyaset dışında felsefe, sosyoloji, tarih ve filoloji konuları ile de yakından ilgileniyordu. Yusuf Akçura’nın güney ve kuzey Türklüğü muhitinden aldığı bilgi ve görgülerle ve Türk kültür tarihine ait eserlerden öğrendiklerine Avrupa ilim muhitinden kazandıkları da eklenince siyasi ve içtimai fikir ve muhakemesi daha büyük açıklık kazandı ve böylece milliyetçiliği ve Türkçülüğü siyasi sahada da düşünmeye ve okulu bitirir bitirmez bu fikirlerini tatbik sahasına koymak düşüncesiyle aktif olarak çalışmalara katılmaya da başlamıştır.

       Paris’te tahsiline devam ederken “Genç Türkler” muhitine de gider gelir oldu. Akçura hayatının bundan sonraki devirlerinde milli meselelerde çok defa birlikte çalışdığı Sadri Maksudi ile de ilk defa Paris’te karşılamıştır.

Akçoralı Yusuf, Paris’te üç yıl Siyasal Bilgiler Okulu’na devam etti ve 1903’te tahsil hayatını tamamladı. Türkçülük fikirleri yaşamının bu döneminde olgunlaştı. Okulda, Albert Sorel gibi milliyet öğetisinin üzerinde ısrarla duran profesörlerden ders almıştı. Eski bir Jön Türk olan Türk mülteci Dr. Şerafettin Mağmumi’nin telkinleri de Akçora’nın görüşlerinde etkili oldu. “Osmanlı Devleti Kurumlarının tarihi Üstüne Bir Deneme” adlı tezini vererek okuldan, üçüncülükle mezun oldu.

YUSUF AKÇURA TEKRAR KAZAN’DA ve “ÜÇ TARZ-I SİYASET”

       1903 yılında, İstanbul’a dönmesi yasak olduğu için amcasının yanına Kazan’a gitti ve dört yıl kaldı. Tarih, coğrafya, ve Osmanlı Türk Edebiyatı öğretmenliği yaptı. Ahmet Rıza’nın çıkardığı Şuray-ı Ümmet ve Meşveret gazetelerinde adsız yazıları yayımlandı.

       Kazan’da iken yazdığı ve onu Türk siyasal hayatında meşhur eden Üç Tarzı Siyaset isimli dizi makalesi 1904 yılında Mısır (Kahire)’da yayımlanan “Türk” adlı gazetede çıktı. Türkçülük akımının manifestosu olarak kabul edilen 32 sayfalık makalesinde Akçura, Osmanlı İmparatorluğu’nun tekrar toparlanabilmesi için üç ana görüşün bulunduğunu (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türk Milliyetçiliği)ve bunlar arasında en uygununun Türk Milliyetçiliği doktrini olduğunu savundu.

       Akçura, İstanbul’a geldiği 1908’e kadar Kazan’da siyasal ve kültürel faaliyetlerde bulundu. Türkçülük fikrini yaymak üzere “Kazan Muhbiri” adlı bir gazete çıkardı. Gaspıralı İsmail Bey, Ali Merdan Bey, Abdürreşid Kadı İbrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905’te “Rusya Müslümanları İttifakı” adında büyük bir parti kurdu. Kuzey Türkleri bu parti sayesinde ilk kez Rus meclisi Duma’ya temsilci gönderdi. Akçora, seçimler bitene kadar hapiste tutulmuştu.

       1907’de Rusya’da meclis dağıtılmış, kanunlar Rus olmayanlar aleyhine değişmişti. Bu gelişmelere karşı yayın yapan Akçura tutuklanmak için arandığı sırada Osmanlı Devleti’nde II. Meşrutiyet’in ilan edildiğini öğrendi. Bunun üzerine işlerini tasfiye edip 1908 yılının Ekim’inde İstanbul’a gitti.

TEKRAR TÜRKİYE’YE DÖNMESİ VE TÜRKÇÜ DERNEKLERDEKİ ÇALIŞMALARI

       Osmanlı Devleti’nde meşrutiyetin ilanı üzerine Yusuf Akçura’nın dönmesi için bir engel kalmamıştı. Meşrutiyet devri, Türkçülüğün teşkilatlanmasına ve Türkçü cemiyetlerin kurulmasına imkan vermiştir. 1908-1912 yılları arasında kurulan Türklük ve Türkçülük ile ilgili derneklerden : “Türk Derneği Cemiyeti”, “Türk Yurdu Cemiyeti” ,”Türk Ocağı Cemiyeti” ,”Türk Bilgi Derneği” gibi oluşumların hepsinde de Yusuf Akçura’yı kurucular arasında görmekteyiz.. Fakat onun en faal çalışmasını “Türk Yurdu Cemiyetin” de olmuş bu derneğin organı olan “Türk yurdu” dergisi 1917’ye kadar müdür olan Yusuf Akçura tarafından çıkarılmıştır.

       Yusuf Akçura, Rusya’daki Türklerin haklarını korumak için de büyük bir siyasi örgüt kurdu. “Rusya Mahkumu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti” adlı örgüt, 1916’da kuruldu. Çeşitli Avrupa ülkelerinde Rusya’daki Türklerin haklarını dile getiren konferanslar verdi. 1918 yılında Rusya’daki Türk esirleri kurtarmak için Hilâl-i Ahmer Cemiyeti (Kızılay) temsilcisi olarak Rusya’ya gitti ve bir yıl kaldı.

       1919 yılında yurda döndüğünde arkadaşı Ahmet Ferit (Tek) Bey’in kurduğu siyasi bir parti olan Milli Türk Fırkası’na katıldı. Aynı yılın sonunda İngilizler tarafından tutuklandı. 1920’de hapisten çıkınca Ahmet Ferit Bey’in eşi Müfide Ferit’in kız kardeşi Selma Hanım ile evlendi ve Milli Mücadele’ye katılmak üzere Anadolu’ya geçti. Hariciye Vekâleti’nde (Dışişleri Bakanlığı) Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923 yılında İstanbul mebusu seçilerek meclise girdi.

MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYET DEVRİNDE YUSUF AKÇURA

       Milli gelişmeleri heyecanla takip eden Yusuf Akçura bir taraftan “Türk Ocağı”ında çalışıyor bir taraftan Anadolu’ya geçerek milli mücadeleye katılmayı planlıyordu. Ekim ayında, Ahmet Ferid tarafından kurulan “Milli Türk Fırkası”na katılmıştır.

       Yusuf Akçura eşi Selma Hanım ve şair Mehmet Emin ile birlikte 09.03.1920 günü vapurla İstanbul’dan ayrılarak İnebolu üzerinden Anadolu’ya geçti ve milli harekete katıldı. Milli mücadelede bağlılıkla yer aldı. Cumhuriyet Halk Fırkası’na girdi. Büyük Millet Meclisine mebus seçildi. Hükümetin dış politikasının tespitinde tesiri oldu. İttihat ve Terakki Fırkasına girmeyerek Genç Türkler devrinde Şahsi bağımsızlığını korumuş, Rus ihtilali sırasında maceralara da atılmamıştı. Bu durum, onun Mustafa Kemal ile kolayca anlaşmasına yardım etti. Mustafa Kemal bağımsız fikirlere sahip olan Yusuf Akçura’ya büyük değer veriyor ve kültür meselelerinde onu bir danışman olarak mütalaa ediyordu.

       Yusuf Akçura eşi Selma hanım ile birlikte Ankara’ya gelince, önce Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğinde ve bu heyetin başkanlığında bulundu. Sonra ikinci İnönü savaşından Sakarya savaşının sonuna kadar Yedek Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Kazım Karabekir Paşa’nın karargahında hizmet gördü. 1922’de Hariciye Vekaleti Umuru Şarkiye Umum Müdürlüğü’nde müşayir olarak vazife aldı.

       Gazi Paşa’nın tasvibi ile İstanbul mebusu meclise giren Akçura’nın yemin merasimi 11 Ağustos 1924 gününe rastlar. Sonra kars mebusu olmuş ve vefatı esnasında da bu vazifede idi.

              Cumhuriyet devrinde akademik hocalık vazifesine Ankara’daki “Serbest Halk Dersleri” kursunda başlamış, sonra 1925 yılında Ankara’da açılan “Hukuk Mektebi”nde tarih dersleri vermiştir. Damar sertliğinden muzdarip olarak Ankara’nın yayla iklimine dayanamayınca 1934 yılında Yakınçağ Siyasi Tarih Profesörlüğü kadrosu ile İstanbul üniversitesine nakledilmiştir.

       Akçura’nın Cumhuriyet devrinde yürütmüş olduğu en önemli çalışmalardan bir de, 1931’de Atatürk’ün önderliği altında kurulmuş olan “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”ndeki faaliyetleri olmuştur.

       Yusuf Akçura, her şeyden evvel Türk topluluklarının biri birlerini bilmelerini, tanımalarını ve sevmelerini istiyordu. Türk dünyasının tarihi, coğrafyası, arkeolojisi, etnografyası ile, Türk cemiyetinin iktisadi ve sosyal meseleleriyle ve bunun bir neticesi olarak siyasi durumlarıyla da ilgileniyordu. Türkiye’de demokratik rejimin kurulmasından sonra Türkiye sınırlarının dışındaki Türk topluluklarıyla ilgilenme işi bir kültür melesi olarak ele alınmış ve “Dış Türkler” tabiri ile siyasetten uzak ilmi araştırma yolu tutulmuştu. Ankara’da 1961’den beri faaliyette bulunan “Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü”, bu maksatla kurulmuş olan yarı resmi ilmi müesseselerden biridir.

YUSUF AKÇURANIN ÖLÜMÜ

       Yusuf Akçuranın ölüm tarihi olan 11 Mart 1935 Pazartesi günü Göztepe’deki evinden Bayezit Edebiyat Fakültesine derse giderken eşi Selma Hanım gelmemiş ise de, o zaman sekiz yaşında olan oğlu Tuğrul’u yanında götürdüğü anlaşılıyor. Emel esinin notlarından öğrendiğimize göre, akşamüstü dönüşte vapurla Haydarpaşa’ya geldikten sonra trene binmek üzereyken Akçura fenalaşmış ve yere yığılmıştır. Kaldırıldı karakolda son nefesini vermiş ve oradan Haydarpaşa Hastanesine götürülmüştür. Yusuf Akçura için cenaze töreni 13 Mart Çarşamba günü yapılmıştır.

YUSUF AKÇURA’NIN KENDİ KALEMİNDE ÇIKAN HALTRCÜMELERİ ŞUNLARDIR:

1 — 1905 de Osmanlı Türkçesi ile “‘Mevkufiyet Hatıraları” (I. Duma’ya (Parlamentoya) seçilmesini önlemek için bahane ile tevkifi).

2 — 1911 de “Başımdan geçenler” Orenburg’da Matbaai Hüseyiniye’de basılmıştır.

3 — “Defter-i A’malim” Harbiyede I. defa tutuklu iken yazılmıştır. Birinci defter çocukluk hatıralarını kapsar. II. defter kaybolmuştur. Rahmetli yazar ve millet hadimi Muharrem Feyzi Tugay, Akçura’nın rahmetli eşi Selma Hanımefendiden I. defteri alarak “Yusuf Akçura’nın Hayatı ve Eserleri” adlı kitabını yayınlamıştır (1937 de hazırlanan eser, Akçura’nın vefatından on yıl sonra 1944 de Zaman Kitabevi tarafından yayınlanmış olup 141 sahifedir).

 4 — Türk Yılı’nda kısa bir hâl tercümesi.
M. F. Togay zikri geçen eserinde Akçura’yı şu cümlelerle tanıtır: “Yusuf Akçurayalnız Türkiye’nin değil, bütün Türk dünyasının malı olmuş bir varlıktır. Dahilde ve hariçte Türklüğü hayatım her zaman tehlikeye koyarak zindan ve mahbeslerin her türlü izdir ap ve işkencelerini göz’önüne alarak son nefesine kadar çalışmış fedakâr bir Türk müverrihi idi”.

Y. Akçura, “Şeyhuhet = ihtiyarlık” sayılmayacak, topu altmış yıllık ömründe yalnız Osmanlı İmparatorluğunu değil bütün dünyayı sarsan vak’aların tanığı olmuştur.
1877 (1293) Osmanlı – Rus Harbi,
1897 Yunan Harbi,
1904 Rus -Japon Harbi,
1911 Trablus Harbi,
1912 Balkan Harbi, 1914 – 18 I. Cihan Harbi,
1919 – 21 İstiklâl Harbi, arada isyanlar ve inkılaplar.
Y. Akçura, kendisini Akçura yapan gerçek benliğini bu mücadeleli devirde bulur. O, Türkiye’nin son kale olduğunu ve Türklüğün bir bütün teşkil ettiğine çoktan inanmıştır. Bu yalnız duygusal bir düşünce olmayıp, ilmî kanaat düzeyine ulaşmıştır. O, son nefesine kadar milletinin savunucusu olmuştur.